''Yoksulluk En Kötü Şiddet Biçimidir'' diyor Gandhi...

Julian Schnabel’in ‘’Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında’’ filmi, Van Gogh üzerinden varoluşu sorguluyor. Filmdeki bir sahne, Van Gogh’un Fransa’nın güneyindeki Arles kentinde yaşadığı bir olayı anlatır; başlarında öğretmenleri olan bir grup çocuk gezintiye çıkmıştır. O sırada Van Gogh’da bir
ağaca bakarak resim yapmaktadır. Resimde ağacın sadece köklerini çiziyordur. Çocuklar, ailelerinden ve toplumdan aldıkları değerler sebebi ile resmi beğenmezler hatta öğretmenleri de bu durumu destekler ve ‘’Herkes kendini ressam sanıyor’’ der. Sonra da çocuklar Van Gogh’a ve resmine fiziki
olarak da saldırırlar. Bununla da yetinmeyip akşam kente dönen Van Gogh’u taşlayıp linç edercesine döverler. Yine filmde Van Gogh’un Arles’e gitmeden önce yaşadığı Paris’te de dehasının anlaşılmadığı anlatılmakta ancak Paris’te hiçbir şiddete maruz kalmazken, Arles’te maruz kalmakta, neden? Çünkü Arles feodal değerlerin o dönemde hala sürdüğü bir kasabadır, Paris ise gelişmiş bir şehirdir. Olayın temel mekanizması budur. Yoksa kimse kalkıp da yobaz Arles’liler diye bir şey demez, filmde de anlatıldığı gibi en fazla İsa gibi ölümünden çok sonra anlaşılan, dünyaya erken gelmiş bir dahi derler.

İşler batıda olunca böyle yorumlanır. Peki bizde olunca nasıl yorumlanıyor? Bunu ‘’Sibel’’ filminin bakış açısı ile değerlendirelim. 
Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin ortaklaşa yazıp yönettiği Sibel, Karadeniz’de bir kasabada geçmekte. Ana karakter Sibel küçükken geçirdiği bir hastalığa bağlı olarak dilsizdir ve annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Toplum tarafından bir ucube olarak görülen Sibel, kendisini topluma tekrar kazandıracak yol olarak gördüğü, köylülerin efsaneleştirdiği koca kurdu öldürüp topluma dahil olmak ister. İlerleyen sahnelerde bedelli askerlik uygulamasına denk gelemeyen vicdani retçi bir adam ile kurdu öldürmek için gittiği dağda karşılaşır, zamanla sevgili olurlar ve sonrasında adam ortadan kaybolur. Toplum, bu olayları duyar ve artık Sibel o topluma ait olma şansını tamamen yitirir çünkü toplumca ahlaksız damgasını yemiştir! Hatta sadece damga yemekle kalmaz, tarlada çalışan kadınlarca linç edilircesine dövülür de. Yalnızca Sibel değil tüm ailesi de bu olaydan sonra toplumdan dışlanır. Sibel toplumun lanetinden kurtulacağım derken, tüm ailesini de bu lanete ortak eder.

Sonrasında, dağ başında arada sırada ziyaret ettiği ve sırdaşı olan halası ile ilgili gerçeği de öğrenir. Meğer halası da zamanında birine aşık olmuştur ve sonra ailesince sevgilisinin O’nu terkettiği söylenir, gerçekte ise babası ve diğer aile fertleri halasının sevgilisini öldürmüşerdir. Filmin finalinde bir süper kahramana dönüşen Sibel topluma baş kaldırır ve film bu muhteşem oryantalist bakışı ile Locarno Film Festivalinde ödüllendirilir, hatta bu filmin benzeri olan Mustang filmi gibi başka bir ülke adına Oscar adayı bile gösterilebilirdi ancak gelin görün ki Oscar’ın oryantalist film kadrosu kaldırıldı.

Yazının başında bahsi geçen filmde, Van Gogh gibi bir dehaya saldıran Arles halkı gerici, yobaz diye anlatılmayıp sadece feodal olarak gösterilir. Ancak Sibel filminde Türkiye, bir Karadeniz kasabası örneğinden yola çıkarak gerici, yobaz olarak gösteriliyor. Keşke film, olayı bir parça iktisadi temelleri ile görebilmeyi başarsaydı. Çünkü Sibel’in ya da halasının aylık beş bin lira geliri olsa bu durumların hiçbiri başına gelmezdi. Esas mesele, ekonomik geri kalmışlıktır, yoksa filmde iddia edildiği gibi toplumun kültürel özellikleri değildir.

Benzer bir çiğ bakış açısı da Nadine Labaki’nin ‘’Kefernahum’’ filminde söz konusu. Lübnan’daki sefaleti, kadın olmanın zorluklarını ve de araya sıkıştırdığı göçmenlik meselesine yönelikçeşitli tespitler yaptıktan sonra filmin finalinde başroldeki çocuk ailesini, kendisini dünyaya getirdikleri için mahkemeye verir. Şaka gibi! Esas sorun yoksullukken, finalinde arabesk bir bakış açısı ortaya çıkar; Cengiz Tekin’in 1975’de ülkemizde büyük sükse yapan arabesk şarkısı vardı, ‘’Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime. Allah’ım bu dünyaya ben niye geldim.’’ sözleri filmin bakış açısını oldukça net bir
şekilde ortaya çıkarıyoor. Labaki, açgözlü batılı kapitalistlerce sürekli tekrar edilen ‘’Dünya nüfusu fazla, kaynaklar yetmiyor’’ sözünü destekler görünmekte. Gerçekte ise dünya kaynakları adil dağıtılsa tüm insanlığa rahatlıkla yeter. Kaynakların doyuramadığı şey insanlık değil, vahşi kapitalist azınlığın aç gözlülüğü. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın 2017 yılı verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturan kesim, dünyada oluşan servetin yüzde 82’sine sahip.

İşte bunun için Kefernahum ya da Sibel çiğ bir filmdir. Çünkü tüm dünyanın esas sorunu olan ekonomik adaletsizliği merkezine almayıp olayı toplumlarının kültürel değerlerine indirgerseniz, gerçeğin üstüne bir örtü çekmiş olursunuz. Bunun karşılığında ödül alabilirsiniz ancak hiçbir ödül bu
vicdan yüküne değmez.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol