İstanbul 11°
parçalı bulutlu

Festivalin ikinci gününde sabah saat on sularında gösterimin yapıldığı sinemanın olduğu AVM’nin önündeyim. Terastan aşağıya doğru sarkıtılmış iki dev bez afiş var. Biri bayrağımız, diğeri de Atatürk posteri. Yüzümde acı bir tebessüm beliriyor. Çünkü geçen yıl festivale geldiğim zaman Malatya’lı insanlarla girdiğim diyaloglarda öğrendiğim bir gerçek vardı. O da bu AVM’nin Gazi Paşa Hazretleri'nin bu ülkeye kazandırdığı kurumlardan olan Sümerbank’ın üzerine kurulduğu... Gazi’nin yaptıklarını yok et, 10 Kasım'larda posterle Türk bayrağını as, sonra da senden büyük Atatürkçü olmasın. Oh ne âlâ!

Festivalde çok fazla film var. Seanslar çakıştığı için birini seçmek durumunda kalıyorsunuz. Sorun ikinci seansta. Zira festival kitapçığında ilgi çekici konusu olan bir Türk filmi yer alıyor. Diğer tarafta da uluslararası yarışma filmlerinden biri var.

Türk filmi ulusal yarışma kapsamına alınmamış. İçimden 'İyi film olsaydı yarışmaya alınırdı' diye geçiriyorum. Bir taraftan da 'İyi kötü de olsa bu ülkenin bir derdini sinemaya aktarmışlar, sırf bundan dolayı bile izlenir' diyorum. Sinematografik olarak kötü çıkma ihtimalinde, 'Olmamış ama en azından ülkelerinin sorunlarını dert etmişler der geçerim' diye düşündüm. Jüriler hakkındaki ön yargılarım da cabası. Çünkü ülkemizde bazen jüriler adalet sağlayan bir yargıç gibi hareket etmiyor. Adalet Heykeli'ni gözünüzün önünde canlandırın. Gözünün bağlı oluşu tarafsızlığı, elindeki terazi ise denge, eşitliği ve adil yargılamayı temsil eder. Bizim jüri topluluklarında bazen bu özellikler mevcut aslında(!).

Jürinin gözleri bazen bağlı ki, gerçeği ve güzeli seçmek yerine kulaklarına fısıldananı seçsinler. Ellerinde terazi var ki sinemasal olarak değil, ancak varolan siyasi atmosferi, başka durumlarını göz önüne alan bir hesaplı kitaplı davranışı içinde olabilsinler(!)

Filmi izledikten sonra çıkışta haklı olduğumu gördüm. Bu dönemde tek ve güçlü iktidarın verdiği erkle daha net görülmekle birlikte, her dönem için ülkemiz adına sorun olan ADALET kavramı üzerine çok başarılı bir film yapmışlar. Üstelik öykü filmin yönetmeni ve arkadaşının başına gelen gerçek bir olaydan üretilmiş!

Bilinmeyen bir gizli telefon ihbarı sonrası terör şüphesiyle iki gencin evine kalabalık bir polis ekibi sabahın yedisinde baskın düzenler. Film, apartman yöneticisinin de dahil olmasıyla bir ev içerisinde ‘suç unsuru’ aranmasını konu ediniyor.

Film; polisler, gençler ve apartman yöneticisi üzerinden adalet kavramını baz alarak ülkemizin panaromasını çiziyor. Ergenekon sürecinde bazı evlere ‘suç unsurunu’ kendileri koyan o zamanın muktedir, şimdinin dışlanmış zihniyetinin polisleri, kendi çocuğuyla ilgilenmeye bile imkan bulamayan polisler, iş bulamadığı için polis olmak zorunda kalan öğretmenler, Gezi olaylarına atfen bir gaz maskesinin suç unsuru oluşturduğu dönemlere atıflar da var filmde.

Konuyu zor maddi şartlar nedeniyle minimalist bir bütçeyle çeken bu vatanın gerçek sinemacı gençleri! Neden minimalist? Çünkü ciddi bir yapım desteğini kimseden alamamışlar. Çoğu etkin olabilecek insan, etliye sütlüye dokunup sorunlarla baş etmek yerine, menfaatinin peşime düşmüş durumda. Ama sorarsan herkes muhalif, herkes vatanını seviyor! Zaten AVM’cilerde en büyük Atatürkçü(!)

Fredie Mercury’nin hayat hikayesini anlatan ‘Bohemian Rapsody’ filminde bir sahne var. Mercury, bir arkadaşının gaza getirmesi, ego ve paranın da katkısıyla solo albüm çıkarmaya karar verir. Grup dağılır. Sonra hatasını anlayıp geri döner. Gruptaki arkadaşları neden döndüğünü sorar. O da 'Çok iyi gitarist ve bateristle çalıştığını söyler. Arkadaşları 'E daha ne istiyordun?' diyerek çıkışırlar. Mercury, 'İşte sorun buradaydı' der. 'Adamlar ne istersem yapıyorlardı. Ancak hiçbir öneride bulunmuyorlardı. Görevini iyi yapan teknisyenler gibiydiler. Siz bana sürekli eleştiri ve önerilerde bulunuyorsunuz, beni geliştirenin asıl bu olduğunu farkettim' diye ekler.

Ülkemizi sinema, düşünce ve diğer alanlarda geliştirecek olan şey tam da bu tarz sorgulayan, ayrıksı filmler. Bu toprakların gerçek sinemaseverleri de bu filmleri ön plana çıkarmalı. Bu filmler kendilerini eleştiri yağmurlarına tutsalar bile. Yoksa ortam ‘Kraldan çok kralcı’ olan çapsızlara kalır. Yine aynı filmde şöyle deniyordu: "Çürümeyi nasıl anlarsınız?" Etrafta üşüşen sineklerden... Sizce de düşün ve sanat hayatımız başta olmak üzere, ortalıkta çok fazla sinek yok mu?

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol