“Şimdi anlaşım, şimdi sanat zamanı” dedi Bugay, ben tam bizim masaya gelip oturduğumda.

Hepsi, öyle bir can kulağıyla dinliyorlar ki onu, benim geldiğimin farkına bile varmadılar. Tümü, öne eğilmişler, anlattıklarının bir tek sözcüğünü bile kaçırmamak için dikkat kesilmişler. Çocuğa sessizce kahve ısmarladım, dinlemeye başladım:

“Verili koşullarda neler yapılması gerektiği hakkında bir bilgimiz var. Bu bilginin tarihsel, toplumsal, ekonomik ve tüm bilimleri kapsayan dayanakları bulunuyor. Zorunlu olduğu açıkça görülen bazı girişimlerde bulunulmuyorsa, bunun da özgün koşullardan kaynaklanan nedenleri mutlaka vardır. Ama şimdi, bizim, burada bir kafede otururken bu konuya girmemiz hem anlamsız, hem yararsız. Bu demek değil ki önerilecek, yapılacak işler yok. Büyük gelişmeler, altüstlükler, savaşlar, krizler sırasında neler yaşandığı incelendiğinde görülüyor ki, sanat, bu süreçlerde çok önemli aşamalar kaydetmiş. Şu anda belirleyici gördüğümüz birçok sanatsal gelişim, içinde yeşerdiği ortamdan büyük ölçüde etkilenmiş ve de; ortamını etkilemiş. Öyle ki, tarihte, bir bakıyorsunuz bir bölgede savaşlar, isyanlar var ve bir sanatçının kafası o arada vuruluyor. Anakronik gibi görülebilecek bu durum, aslında yönetenlerin, gücü elinde bulunduranların, sanatın önemini kavrayacak ‘eğitim’i -olumsuz anlamda söylüyorum- almış olmalarından kaynaklanıyor. Örnek vereyim: Mary Shelley, Frankenstein’i, 1818 yılında yazmış. Hem de adını vermeden. 1797 doğumlu Shelley, tam adı Frankenstein ya da Modern Prometheus’u, 21 yaşındayken yayımlamış. Yapıtın önemini hepiniz biliyorsunuz. İçinde bulunduğu büyük dönüşümü Shelley, artık bizim kısa adı Frankenstein ile bildiğimiz romanında betimlemeye çalışmış. İnsana geçirtilmekte olan baş döndürücü değişimi ‘elinden geldiği gibi’ aktarmış. Biz de, yani çağdaşlarımız da, bulunduğumuz koşulların bizlerdeki, toplumdaki etkilerini sanat yoluyla anlatmaya çalışmalıyız. Anlatma derken aslında anlaşım’ı kastediyorum. Anlaşım derken de, aslında anlaşamıyoruz da, sanat yoluyla anlaşalalım da demiyorum. Toplumun dilini konuşmadığımız yolundaki eleştirilere hiç katılmıyorum çünkü. Toplumumuzun dilini hem de ne kadar keskin bir zekayla konuştuğumuzun kanıtı, Gezi Olayı’dır. ‘Halkın dilini konuşmuyor’ idiysek, o büyük özgürlük çığlığı süresince, hangi milyonlar -polise göre 11 milyon, gerçekte ise 14 milyon dolayında insan- ile konuşulup anlaşılabildi? Benim, anlaşım derken vurgulamak istediğim, artık anlatma-anlama diyalektiği ötesinde, aynı biçimde düşünme ve duygulanmanın ete kemiğe büründüğü, gönüller arası bağlarla gelişip serpildiği bir canlılığa yönelmek…”

Bugay, bir yudum su içti, hepimize sevgi ve saygıyla baktı, devam etti:

“Konunun örgütsel yanını konuşma yerinin burası olmayacağını baştan söyledim. Eğer bir önermenin anlatılmasında, anlatıcı sorunlar yaşıyor ve duraksıyorsa, içindeki güç, onu bir başka yöntemle derdini anlatmaya yöneltecektir. Hava koşulları nedeniyle aylarca bir mağarada tıkılı kalan dönemin insanı, mağara duvarına aktardığı resimlerle ne gibi bir anlaşımda bulunmak istiyordu sizce? Bakın, bu resimlerden bazıları 35 bin yıl önce yapılmış. Bir kerede yapılıp da bitmemiş, 20 bin yıla yayılan bir sürede birçok insan tarafından geliştirilmiş, süslenmiş. Bundan 35 bin yıl önce mağaraya geyik, at, bizon resmi çizen tarih öncesi insanın, örneğin, dışarı çıkıp rahatça gözlemek istediği hayvanlara, doğaya olan özlemini de yansıtmış olabileceği düşünülemez mi? Ya da çok başka, şu anda araştırılmakta olan nedenlerden dolayı resme yöneldiği kabul edilemez mi? Özetle, bir şeyi doğrudan anlatamıyor ya da anlatmak istemiyorsak, sanata yöneleceğiz. Resim çizeceğiz, müzik yapacağız, heykel yontacağız, şiir yazacağız. Böylelikle, yaptığımız sanatın paylaşıldığını ve benimsendiğini gördüğümüzde yaşayacağımız mutluluğu nasıl anlatacağız peki? Onun da bir yolunu buluruz, bulamasak da, arar dururuz. Şair, boşuna, ‘Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?’ dememiş. Gençler özellikle müziğe ilgi duyuyorlar ve ben bundan çok mutlu oluyorum. Çocuklar dertlerini harflerle değil notalarla anlatmayı tercih ediyorlar, anlatıyorlar ve de anlaşıyorlar, destek alıyorlar, seviliyorlar. Sanatın önemini bilenler, hele de çeşitli olanaklara sahiplerse, mutlaka bu çocukları desteklemeliler. Bakın, dünyanın en iyi, en doğru işini yapın, sanatın özgürlüğünden yararlanamazsanız, yaptığınız iş hiçbir işe yaramaz. Son cümlem biraz ağır oldu ama, bunu daha çok yaşı bana yakın olanlara söylüyorum, sanatsız bir yaşam olamaz, sanatsız soluk alıp vermeye yaşam denemez…”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol