Ayazı ayaz, kahverengimsi bulutlu, puslu bir İstanbul günü… Yaşar Kemal ile tanıştığım gündü.

Vatan gazetesinde muhabir olarak çalışıyordum, hafta sonu ekleri için Yaşar Kemal’in eski öykülerinden oluşan bir çalışma yapacaktık. Her hafta sonu yayınlanacak gazetenin ekinde illüstrasyonlu Yaşar Kemal’in kısa öykülerini okuyucu ile buluşturmayı planlıyorduk.

Konuyla ilgili ilk olarak Zülfü (Livaneli) Ağabey, ustadan ricada bulunmuştu. Yaşar Kemal de ”Hele bir beni arasınlar” diye konuşmuş. Neyse efendim,Yaşar Kemal’i aradım. Neşeli olduğu kadar kibar ses tonundan gerçek bir İstanbul hanımefendisi olduğu anlaşılan tanımadığım biri telefonu açtı.

”Alo, buyrun…”
”Ben Vatan gazetesinden Nedim, numaranızı Zülfü Ağabey’den aldım, Yaşar Kemal Bey ile görüşmek istiyordum” diye konuştum hafif çekinerek.
”Bir bakayım evladım ne yapıyor bu?” dedi telefondaki ses. Konuşmasından telefondaki kişinin Yaşar Kemal’in eşi Ayşe Hanım olabileceğini düşündüm.

Hemen akabinde; ”Yaşşaaaaaarrr, Yaaaşaaarrrr! Bak bir çocuk seni Vatan gazetesinden arıyor, Zülfü vermiş numarayı…” diyerek Yaşar Amca’ya seslendi.

O nidayı duyunca ben bile telefonun diğer ucunda ceketimi ilikledim. Hemen sonra Chevrolet V4 motorun gürültüsünü bastıracak ses tonuyla Yaşar Kemal konuşmaya başladı.

”Sen neredesin şimdi?”
”Efendim ben… Gazetedeyim…”
”Yahu çocuğum, gazete nerede?”
”Gayrettepe’de efendim…”
”Haaa…”
”Biz şey için… Eeee…”
”O zaman sen yarın öğlen 12 gibi buraya gel. Bizim eve geldin miydi hiç?”
”Yok.”
”Bak iyi dinle! Arabayla mı geleceksiniz?”
”Evet…”
”Dinle şimdi. Birinci köprüden Beylerbeyi’ne sapın. Vaniköye devam edin. Vaniköy’e girince, sağınızda kalan evlerden numara şu… Siyah demir kapıyı aç, önce karşına 16 basamak gelecek, çık onu. Yeşil renkli demir bir kutu göreceksin. Kutu değil o. Merdiven teleferiği… Onun içine gir. Arkadan kapısını kapat. Yine yeşil renkli ileri tuşuna bas! O sizi tepeye çıkaracak. Sonra inip evin beyaz kapısında dur. Zilde yazan isim siliktir. Yukarıdan ?'ıncı zile bas!

Telefondaki adres tarifi bile roman tadındaydı. Ertesi gün, yola çıktım. Saat 12’de Yaşar Kemal’in evine davetliydim. Bu onuru yaşamak büyük heyecan! Şimdi bile anlatması zor. Beylerbeyi’nde şoförü durdurup, çiçek ve çikolota aldım. Nihayetinde eve vardık. Ve telefondaki anlatımla birebir aynı manzarayla karşılaştım.

Bendeki nasıl bir gerizekalılıksa; önceki gece hazırladığım Yaşar Kemal’in 1972’de basılan Çakırcalı Efe’sini evde unutmuştum. Bendeki kitap da ilk baskılardan biriydi. Diğer bir salaklığım ”ulan kitabı unutmuşsun, bari bir kitapeviden hemen bir tane Yaşar Kemal eseri alsana imzalatmak için…” Yok! Onu da yapmadık.

Elimde çiçek-çikolata kız istemeye gelen damat modeli kapıdayım. Kapıyı Ayşe Teyze açtı. Ardında heybetiyle Koca Yaşar Kemal… O salaklıkla çiçekleri de Yaşar Kemal’e uzattım.

”Ulan köftohor, hanımlara çiçek verilir” dedi, usta…

Çiçeği Yaşar Kemal’in, çikolatayı Ayşe Teyze’nin elinden çekip, el değiştirdim. Bu sefer ikisi de güldü. Sonunda Ayşe Teyze hem çikolatayı hem çiçeği alıp beni bu dertten kurtardı.

İçeri girdim ama hala heyecan devam ediyor. Elim ayağım dolanıyor. Usta, beni salonun bir köşesine buyur etti. Oturdum. Yaşar Kemal, eline televizyon kumandasını alıp, kendi koltuğuna oturdu. ”Nasılsın, iyi misin”den önce ”Sen hangi takımlısın?” diye sordu. ”Fenerliyim” dedim. ”Haa, aferin. Fenerli olmak zordur ha” dedi. Televizyonun sesini açtı.

O ana dek fark etmemiştim. FBTV açıktı ve Fenerbahçe-Samsunspor maçı özeti vardı.

”Bak, bak, bak Alex’e bak. Yav bu çocuk fena topçu haa!” dedi. Alex’in rövajatadan attığı golü izliyorduk. Alex aşağı, Fener yukarı, 3-5-2’ler, 4-4-2’ler… Ooo!! Ortama gel vatandaş.

Usta, epey futbol uzmanı, keyifli adam. Tanımasanız tipinden korkacağınız biri gibi duruyor ama adam lokum-şeker. Veya o gün öyleydi.

Ayşe teyze, kahve ve çikolota getirdi. Yaşar Kemal, ”o benim sevdiklerimden getirsene” dedi. Ayşe Teyze, ”yok onlardan bitti” dedi. Sonra televizyona döndü, ”bütün gün bu Fener kanalı açık. Haa, şimdi de buldun kendin gibi birini” diyerek tekrar mutfağa gitti.

”Bari maça gidemiyoruz, buna karışma” diye eşinin arkasından serzenişte bulundu usta…

Ayşe Teyze tekrar salona döndüğünde elindeki tabakta rulo-kat bisküvitler vardı.

”Sen ye evladım. Buna fazla verme” dedi Ayşe Teyze ama kadın salondan çıkınca Yaşar Kemal bisküvitlere yumuldu.

Gazetedeki durumdan az biraz konuştuk. Konuyu anlattım. Dikkatle önündeki sehpadaki bizim gazetenin haftasonu eklerinin sayfalarını çeviriyordu.

”Sen necisin? Editör mü?” diye sordu.
”Yok ben röportajçıyım. Arada sırada mizah dergilerine öykü yazıyorum” dedim.
”Haa, güzel. Bakayım nerede?” diye sordu. Gazetedeki röportajım olduğu yeri açtım. Okudu. Gözü imzaya takıldı, ”M. Nedim Koca” yazıyordu.
”M ne? Mustafa mı?”
”Murat” dedim…
”Bundan sonra yazılarına, öykülerine, kitaplarına Murat Nedim diyerek imza at” dedi.

Emir telakki ettim!

İşte böyleydi, büyük ustayla tanışmam ve yeni imzama kavuşmam. O günden sonra yüzlerce röportaj ve haber yaptım. Sayısını bilmediğim kadar hikayelerim ve çizgi öykülerim yayınlandı. İki kitabım basıldı. İmzalar hep ”Murat Nedim” olarak!

Seni hiç unutmayacağım rulo-kat düşkünü, Fener aşığı Yaşar Amcam… Rahat uyu. Keşke Fener maçına da gitseydik… Olmadı. 
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol