(Bu yazı, Antalya Film Festivali'nde yaptığım bir sunumun özeti olarak 1993 yılında yazıldı, dostum Yüksel Aksu'nun incelikli iltifatlarla andığı bu notları özellikle yeni kuşaklar için bir kez daha yayınlarken, bu hafta kaybettiğimiz ustam Yavuz Özkan'ı da saygıyla anıyorum.)

Sizlere, alçak sesle, minör notalarla, küçük puntolarla yapılan bir sinemadan söz açacağım. Herşeyin yüksek sesle dile getirildiği, görkemin kutsandığı bir dönemde, mütevazı bir sinemanın genel yapısını, böyle bir anlayışı temsil eden bir sinema sanatçısının ağzından, temel ilkeleriyle anla(t)maya çalışacağım.

Peşinen belirtmekte yarar görüyorum: “Minör Sinema” başlığı altında topladığım bu ilkeler, geliştirilmeye muhtaç, uçları açık, eleştirilere ve eklere çağrı çıkaran, yer yer “soyut” olmayı göze alacak kadar yoğunlaştırılmış, sıkıştırılmış (compact) düşünce notları aslında. Dolayısıyla, bu yazının yayınlanması, bir “katılım çağrısı”dır aynı zamanda.

Üstelik, “kamera arkası” için bir “düşünsel perspektif” oluşturma çabasına katkıda bulunmak için biraraya getirdiğim bu düşünceler, yeni ortaya atılan şeyler olma iddiası taşımıyor. Belki en fazlası, dağınık, adı konmamış, kendiliğinden ortaya çıkmış unsurlar var içlerinde.

Bu açıdan da, “Minör Sinema” başlığı altındaki ilkeler, bir “kuramsal baz” oluşturmanın ön çalışması, yol açıcı bir çağrı oldukları için, katkıya ihtiyaç duyuyorlar.

Asıl önemlisi ise, burada bir “formül” sunulmuyor, belli bir film tipi öne sürülmüyor, konular ve anlatım biçimleri için bir sınır ya da hedef gösterilmiyor. Yalnızca, bir “zihniyet” çerçevesi oluşturmak amaçlanıyor. Ki, galiba asıl önemli ihtiyacımız da bu…

Ayrıca, hiçbir şey için değişmez kurallar olmadığı, düşüncelerin yerel, tarihsel ve kişisel koşullarla bağlantılı olduğu, burada zikredilen ilkeler değerlendirilirken de göz önüne alınmalıdır…

Bugün, bir tarihin içinden geçiyoruz. Bize değiyor, bizi itekliyor, bizi sarsıyor, ama çoğumuz, ona dokunamıyoruz bile. Belirsizlik, hükmünü sürüyor. Bu, bir tarihsel “durum” dur.

Yaşadığımız toprakların sınırları içinde üretilen sinema, çok boyutlu sıkıntılar yaşıyor, benzer bir kaderi paylaşan başkaları gibi, kendine bir çıkış yolu, bir varolma biçimi arıyor.

Bizzat yarattığı sorunlarla boğuşuyor aynı zamanda. Seyircisi ile arasındaki “bağ”ın koptuğu bir “an”da, geçici, yaralayıcı “ilişki”ler kurmaya girişiyor. O iflas olmaz “günü kurtarma” alışkanlığını sürdürmekten, “günü yakalama”nın derinliğine varamıyor.

Birileri bu tarihsel “durum” ve bu yerel “an”da, çok, ama çok sıkılıyor. Ben de onlardan biriyim.

Fakat hayat devam ediyor. Birşeyler yaşıyoruz, günbegün.

Sanatın elinden “gerçeği” aldığı sanılan medya, aslında “kurgu”yu kullanıyor. Bize, bizim olmayan sorunlar dayatılıyor, çekmediğimiz acılara şifalar, yaşamadığımız sevinçlere kutlamalar sunuluyor. “Gibi” yapılıyor. “Rağmen” olunuyor.

Ve fakat, hayat devam ediyor.

Bir kenarda durmak zorunda bırakılmış, sözde “bizim” olan bir tarihin akıp gidişine bakıyoruz. Elimizi uzatsak değecek belki. Ama, “güvenlik şeridi” öyle yüksek ki, ne dokunabiliyor, ne görebiliyoruz. Bütün seçebildiğimiz, bulanık, parça parça, kopuk görüntüler oluyor.

Zorlukla seçebildiğimiz o kopuk görüntüleri samimiyetle birbirimize aktarsak, hep beraber birleştireceğiz onları, daha açık bir tasvir kurabileceğiz belki. Ama, birbirimizi duyamıyoruz, “tarih”in “bando”su öyle yüksek perdeden çalıyor ki.

Alelacele bir kuytu köşe bulmalı, konuşmalıyız. Bağırmamalıyız, kulaklarımız yorgun. Abartılı hareketler yapmamalıyız, gözlerimiz de öyle.

Ve fakat hayat devam ediyor.

Sinemalara gidiyoruz, filmlerle konuşmak istiyoruz. Oysa onlar da, “tarih”in bandosu gibi gürültücü, aynı majör notalardan, benzer marşları çalıyorlar.

Sonra, başka filmlere rastlıyoruz arada bir. Bizimle konuşmaya çalışıyorlar, hayattan sözediyorlar, insandan, tarihten, bize bizden sözediyorlar, alçak sesle, abartısız ve gösterişsiz ezgiler söylüyorlar. İçimize işliyor, onlarla konuştuklarımız. Keşke diyoruz, keşke daha çok olsa bunlar gibileri, daha ne çok şey var konuşmak istediğimiz, görmek istediğimiz, anlamak istediğimiz…

Ve düşünüyoruz, nasıl daha çok olabilir onlar gibileri? Ve soruyoruz kendi kendimize, onlar nasıllar peki?

İşte, bu “nasıl”ın bazı cevapları, “Minör Sinema”nın temel ilkeleri haline geliyor giderek. Şöyle ki…

Filmler, karakterler üzerinde yükselmelidir. Sağlam çizilmiş karakterler, filmlerin temel taşlarıdır. Herşey onların çevresinde döner. Çelişkilerinde bile tutarlı olmak, onlar için, varolmanın ön koşuludur. Karakterler, dünyanın, hayatın ve tarihin prizması olmaya muktedirdir…

Sinema sanatçısı, her öyküde birçok öykü barındığını bilmeli, ne bir yan- öyküye, ne bir yan- karaktere haksızlık etmeye gönlü razı olmalıdır. Hakkınca gösteremese bile, anlamalı, bilmeli, hissetmeli ve hissettirmelidir…

Diyalog, yazı değil, ses olmalıdır. Kağıt üzerinde doğru ve güzel gelen bir söz, sese döküldüğünde, değersiz bir sözcük yığını gibi gelebilir. Çünkü insanlar, hayatın içinde, okumazlar, konuşurlar…

“Yaratıcı” (auteur en scene) olmadan önce, “teknisyen” (meteur en scene) olunmalıdır. Sinemanın en basit ve aynı ölçüde en temel dil kurallarını bilmeden, “sinemaca” konuşmayı beceremeden, ne özgün bir söz söylenebilir, ne de dil farklılıkları oluşturulabilir… 

Sanat tarihine genel bir bakış atıldığında, herhangi bir sanat dalının, “söz”ü başka bir dala kaptırdıktan ya da öyle olduğunu varsaydıktan sonra, yalnızca “dil” üzerinde yoğunlaştığı, biçim araştırmalarına ağırlık verdiği, kendi içine kapandığı görülmektedir. Günümüzde, genel kanının aksine, “söz” henüz sinemanın ellerinden alınmamıştır. “Güneşin altında yeni şeyler”, hem de her sabah artarak vardır, dolayısıyla, onlara dair söylenecek sözler de.

Her gün yeni sorunların, yeni durumların ortaya çıktığı bir dünyada, sözü başkalarına (örneğin medyaya) terkedip, deneysellikle uğraşmak, toplumsal bir sorumluluk duygusuna sahip olan sanatçının işi değildir.

Özgünlük, dilde değil, sözde ya da söyleyişte bulunmalıdır. Hala söylenebilecek şeyler olduğuna göre, bir öykü anlatmanın önem taşıdığına inanan ve aslolarak bunu hedefleyen bir sinema sanatçısı için, “dil” özel ilgi alanı değildir.

Önce söz vardır, sonra söyleyiş; “öz” ile “biçim” arasındaki diyalektik ilişki, o bitip tükenmeyen sorunsal, sanatçıyı, kaçınılmaz olarak, “dil” üzerinde düşünmeye, uygun bir “biçim” aramaya, özgün bir “üslup” bulmaya sürükler, ama temel derdi, “dil” değil, “söz”dür…

Kitlelerle (birileriyle) arasına bir mesafe koymak çabasından kaçınılmalıdır. Sinema sanatçısı, başkalarını kendisine çağırmayı değil, kendisi başkalarına gitmeyi tercih etmelidir.

Söyleyecek şeyleri vardır bir sinema sanatçısının (yoksa niye sanatçı olsun ki?), bunları söyleyebilmek için de, elden geldiğince, muhtemel seyircilerinin anlayabileceği bir tarzda konuşmalıdır.

Sinemanın bugüne kadar ki tarihi, bir tür “görsel esperanto” yaratmıştır. Bu genel olarak “basit” bir dildir, ama söyleyiş farklılıklarına açıktır. Sanat yapıtlarının birden çok katmandan oluştuğu, birden çok metne sahip olduğu düşünülürse, ‘popüler’ ile ‘seçkin’i biraraya getirmek mümkündür; bunun çabası içinde olunmalıdır.

“Söz”ün seçkinliğini, “dil”in seçkinliğine mahkum etmek, bir tür “entelektüel intihar”dır…

Sinema sanatçısının zihninde, bir “hayat modeli” olmalıdır. Görmeli, duymalı, söylemelidir. Kendi içine kapanan, kendinden türeyen ve giderek büzüşen bir sinemanın karşısına, hayatın sonsuz zenginliğini beyaz perdeye taşıyarak çıkmalıdır…

Sinema sanatçısı, “ben buradayım” demeden “orada” olmalıdır. Kendini değil, anlattıklarını öne çıkarmalıdır…

Filmik dünya, çerçevenin dışında kalanları da barındırır. Göstermek istenilenin gösterilebilmesi için, gösterilmeyenler de bilinmelidir…

Günümüzde, “gerçeği” yansıttığı iddiasını taşıyan ve öyle olduğu sanılan “medya”, aslında “yapıntı”ya daha çok yaslanmaktadır. Haberlere bakın: “Kurgu” ve “hayal” oradadır. Böyle bir anda, sinema, “gerçeğin” peşinde koşmalı, hayata daha çok yaklaşmalıdır.

Sinemanın, insanların “göremeyeceği şeyleri görmek” için ilgi gösterdiği bir sanat dalı olduğu düşüncesinin beslediği filmleri bir yana bırakalım; bugün, insanların asıl “göremediği”, hayat ve dünya, hatta bizzat kendileridir. Sinema sanatçısı, insanlara, gündelik hayat içinde yaşayıp giderken göremeyecekleri şeyleri göstermelidir: “Aslında”ları!..

İnandırıcılık, en önemli araçtır. Onun ön koşulu da, tutarlıklıktır. Öyküde ve söyleyişte tutarlı olunmalıdır…

Sinema sanatçısı, içtenliği elden bırakmamalı, hep kendisi olmalıdır. Beyazperde, yalanı yutturabilir, ama samimiyetsizliği açığa vurmaktan da geri kalmaz. Duygulu olmalı, ama duygusal olmaktan uzak durulmalıdır. “Sensitivity” ile “sentimentality” arasındaki sınır çizgisine dikkat gösterilmelidir…

Yalınlık, sinema sanatçısının başının tacı olmalıdır. Abartmalardan, “yoğunlaşma”lardan kaçınılmalıdır…

Film, “hayatın içinden” gelmelidir. Doğallık, bir tür “tanışık olma” hissinden geçer, hem anlatan hem de algılayan için…

Ayrıntılar, büyük bir özen ister. Bütünün, küçücük parçalardan oluştuğu hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. Film, ayrıntılarla yükselir, ya da ayrıntılarla çöker. Öyküde, karakterde, mekanda, anlatımda, her yerde ve her şeyde, ayrıntılar hayati önem taşır.

Sinema sanatçısı için, gözlem gücü, her an faaliyette olması gereken bir özelliktir. Belli belirsiz bir jest, anlık bir bakış, bir kısa ‘es’, bir tek sözcük, bir tek vurgu; bir kağıt parçası, bir vazonun duruşu, bir çorap, bir minik aksesuar; saç biçimi, kol saati, iliklenmemiş bir düğme; en küçük şeyler bile belirleyicidir hayatta. Seyirciyle film arasındaki muhtemel sıcaklığı sağlayan en önemli öğelerden biri, bu ayrıntılardır…

Film, sinema sanatçısı için bir tümdengelim, seyirci için bir tümevarım sürecidir. Çıkış noktası, doğurgan bir fikir olmalıdır…

Entelektüel olmak ile, entelektüel görünmek arasındaki fark, asla unutulmamalıdır.

Sinema, bir “dünya” kurmak, orada “insan”lar yaratmak ve bir “hayat” yaşatmaktır. Bu da, derin bir kültürel birikim olmadan yapılamaz.

Psikoloji, sosyoloji, politika, felsefe, tarih gibi disiplinler, sinema sanatçısının el feneridir. Ama, onun işi, bunları anlatmak ya da öğretmek değildir…

Başka sanat dallarıyla köklü bir ilişki içinde olmayan sinema sanatçısının hayat damarlarından biri kopmuş demektir! Resim, heykel, müzik, edebiyat, tiyatro, fotoğraf gibi sanat dallarıyla, uzak ya da yakın akrabalık ilişkileri hiç aksatılmamalı, dünyanın kuşaktan kuşağa aktarılan tecrübe birikimleriyle ilerlediği ve “insan”ın “insan”a muhtaç olduğu unutulmamalıdır…

“İnsan”ın, dünyanın neresine gidilirse gidilsin değişmeyen özellikleri ve sorunları vardır. Benzer aşklar ve aşk acıları, benzer sevinçler ve hüzünler, benzer sıkıntılar ve arayışlar, bütün insanlık için temel ortak dertler ve mutluluklar, sinema için çok zengin malzemeler sunmaktadır.

Kendi dünyasına sıkı sıkıya bağlı olmak, başka yerlerde anlaşılmaz olmayı gerektirmez. Sinema sanatçısı, “kendi”liği için gerekli kültürel ve toplumsal toprağa ayaklarını sağlam basmalıdır, ama bu, “dünya vatandaşı” olmanın önünde engel teşkil etmemelidir…

“Minör Sinema” başlığı altında toplanmış bu ilkelere dayanan bir sinema yapmaya soyunanların, ne büyük bütçelere, ne olağanüstü teknik olanaklara ihtiyacı vardır. Onların asıl gücü, kendileridir…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol