Roma, 2018’in en çok ses getiren filmi oldu. Bunda filmin başarılı sinematografisinin etkisi olduğu kadar, 15 milyon dolara mal olan filme 50 milyon dolarlık reklam yapan Netflix’in de etkisi tartışmasız vardır.

Filmin bu kadar sevilmesindeki en önemli etkenler nedir? Bence, yönetmeni Cuaron’un bir Meksikalı olarak daha önce Gravity filmi ile Oscar ödülü almış olması. Bunu şu anlamda söylüyorum, Cuaron Holywood’un nasıl çalıştığını çok iyi bilen birisi, ancak o özündeki Latin Amerikalılığı da unutmamış biri. Bu iki özellik bir araya gelince, Holywood tarafından da kısmen kabul edilen bir Meksika filmi ortaya çıkmış. Ne de olsa, ‘’Holywood adabını’’ bilmek demek, filmin yapımcısını ve dağıtımcısını doğru seçmeyi gerektirir. Cuaron’un filmin dışındaki sinema öğeleri açısından önüne çıkabilecek engelleri aşmasının nedenini, Netflix ile anlaşması olarak görüyorum. Böylece Cuaron filmine odaklanabilecek; filmin ödül alabilmesi için gereken lobi çalışmaları gibi faktörlerle uğraşmak zorunda kalmayacaktı ki öyle de oldu. Sinemanın önümüzdeki yıllardaki yönelimi olarak görülen Netflix için de kabul görmek adına iyi bir ortaklıktı.

Filmin kendisi dışındaki faktörleri kısaca anlattıktan sonra asıl meselemiz olan filme dönebiliriz. Film, 58 yaşına gelmiş olan Cuaron’un çocukluğunu, bir azize gibi olan hizmetçi Cleo’nun gözleri ile anlatmaya çalışıyor. Hayatın olumsuzluklara rağmen yaşandığını ve yaşamanın kendisinin bir mucize olduğu vurgusunu esas alan bir anlatım dili mevcut. Ne de olsa en kötü çocukluk bile, var oluşun tatlı rüzgarının etkisi ile güzelleşir. Filmin asıl gücü de buradan geliyor. Filmin, Cleo’yu hamile bıraktıktan sonra bu sorumluluğu alamayacak kadar aciz bir kişiliğe sahip olan Fermin’in, Amerikalıların desteği ile solcu öğrencilere saldıran, ülkelerinin kaderine etki etmek isteyen paramiliter güçlere katılarak, iktidar devşirmeye çalışmasının anlatısı gibi, yüzeyel görünen ancak derin göndermeleri olan başarılı sahneleri mevcut.

Cleo’nun kökenin Meksika’nın kadim azınlığına dayanması, hizmetçilik yaparak geçimini sağlayabilmesi, hükümetin ailesinin köylerindeki topraklarına el koyması ve bunun karşısındaki çaresizliği ya da ailenin bir ferdi gibi hissedip sadece hizmetçiliği bir iş olarak değil başta ailenin çocukları olmak üzere hepsini O’nu çok sevmesine rağmen sık sık esas yerini yani hizmetçi oluşunu unutmamasını sağlayan uyarılara maruz kalmasının anlatılması da çok etkliydi.

Ancak filmi sol bakış açısı ile değerlendirdiğimizde bu başarılı sahnelerin etkisinin azalmasına neden olan kötü bir yönelimi var. O da mesleği sayesinde kendi ayaklarının üzerinde durmayı tercih etme şansı varken, zengin kocanın karısı olmaya razı olan Sofia ile başka çaresi olmadığı için hizmetçilik yaparak yaşamını sağlamaya çalışan emekçi Cleo’nun, evin babasının başka bir kadın için evi terk etmesi üzerinden sırf kadın oldukları için eşitlenmeye çalışılması çok yanlış bir bakış açısı. Sofia’nın bir parça aydınlanmasını sağlayan terk edilişi sonrasında, Cleo’ya dönerek ‘’ Ne derlerse desinler, biz kadınlar hep yalnızız’’ demesi çok çiğ bir feminizmdir. Hadi Cleo’nun hizmetçilikten başka çaresi olmadığı için bu düzene boyun eğdiğini kabul edelim, peki ya Sofia? İmkanı, iyi bir mesleği olduğu halde erkek egemenliğini kabul etmiştir. Bu ikisini sırf kadın olduğu için eşitlersek, feminizm kavramının içini boşaltmış oluruz. Filmin en çarpıcı anı olan, sahildeki sarılma sahnesi ile herkes bir anda aynı gemide olmuyor maalesef. Sırf kadın olduğu için birini kutsamak, Irak’ta pek çok insanın katledilmesi suçuna ortak olan eski ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice’ı ya da ülkemizde 90 karanlığının en önemli mimarlarından Tansu Çiller’i aklamaya kadar gider ki bu asla kabul edilebilecek bir şey değildir.

Günümüzde siyah hakları, eşcinsel hakları, kadın hakları, etnik kimlik hakları gibi kavramlarhaklı olarak öne çıkmakta ancak bu değerler kapitalist bir yorumla ve içleri boşaltılarak kullanılmaktadır. Bu konuda manifesto niteliğinde ki yaklaşımı, batının vicdanı diyebileceğim yönetmenlerden olan Ken Loach’ın ‘’Özgürlük Rüzgarı’’ filminde görmekteyiz. İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren İrlandalıları anlatırken kahramanların, hapisteyken, mücadelenin öncüsü birinden aktardıkları alıntıda ifade edildiği gibi ‘’Yarın, İngiliz ordusunu ülkeden çıkaracak olursak ve yeşil bayrağı Dublin kalesine çekebilirsek, sosyalist bir cumhuriyet kurmamışsanız tüm çabalarınız boşa gitmiş olacaktır. İngiltere, ev sahipleriniz, kapitalistler ve ticari kuruluşları aracılığı ile sizi yönetmeye devam edecektir’’ Anlayacağınız hangi özgürlüğünü savunuyorsanız savunun, bunun üst çatısı hala kapitalist ise değişen sadece efendi olur, sömürü devam eder. Loach’ın filmindeki ifade ile ‘’Gitti siyah İngilizler, geldi yeşil İngilizler’’ gibi olur.

‘’Damızlık Kızın Öyküsü’’ romanı ve dizisi, ‘’Antabus’’ tiyatro oyunu ve ‘’Nefesim Kesilene Kadar’’ filmleri gibi kadınların yaptığı başarılı eserleri önererek bu konuda sözü kadınlara bırakmak belki de en doğrusu. Diğer türlü bir belediyenin yaptığı gibi kadın haklarını sadece erkeklerin konuştuğu saçma bir duruma düşeriz. Çünkü bir sorunu en iyi yaşayan bilir. Sonuç olarak Roma, eksiklerine rağmen son yıllardaki en başarılı filmlerden biri. Dünya EMEKÇİ kadınlar günü kutlu olsun.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol