Nankör bunlar nankör. Ulan, ne istediyseniz vermedim mi ha, vermedim mi? İşçi hakkı diye bir şey mi kaldı ortalıkta be! Oturun, soyun soğana (soğana?) çevirin milleti işte, artık nasıl 'götürecek'seniz götürün! Yoook, bizimkilere her türlü ihaleyi vermişim, onlara bir şey vermemişim, hatta ve hatta holdinglerine, bankalarına el koyacakmışım! Bizim adamlar aç, aç! Halden anlamaz bunlar. Bizimkilerde sabır ne arar, hızla tokatlayacaklar, o paraları da sermaye değil servet yaparak yurt dışına kaçıracaklar, beni yalnız bırakacaklar. Kaç milyon dolar, yüzlerce, yüzlerce, kaçırıp götürüyorlar, bana da kamu bankalarının dövizlerini bitirmek kalıyor. Ne yapsaydım yani, şahsi komisyonum olan 50-60 milyarı hemen getirip ülkeden kaçmak isteyen yabancılara yedirse miydim? Tabii ki kamu bankalarını boşaltacağım. Şimdi iş yapan biri kalkıp bir kamu bankasından 5 milyon dolar istese mesela, hava alır hava! Enteller nasıl diyorlar, umumhanede piyano çalmak mı diyorlar, bizim oğlan da piyano çalıp duruyor ama, kendi çalıyor, kendi dinliyor. Nankörler oralı bile değiller! Ya yabancılar, düvel-i muazzama? Ulan, benim burnumun dibinde petrol, gaz arıyorsunuz, beni salladığınız yok! İki yandan çarklıyla ummana ittiniz beni be! Böyle mi olacaktı bu işler? İnsan bir arar, sorar, nasıl yapalım, sana ne verelim, falan filan... Ya en büyükleri? Uçak mı füze mi derken ikisine de yaranamadık bir türlü... O sözüm ona mümin katil sürülerine ne diyeceğiz, bir işe yaramadıkları gibi, köstek olmaya başladılar. Her şeyi mi yanlış yaptım ulan ben? Bir doğru işim olmadı mı ha, olmadı mı? Her şeyi mi yüzüme gözüme bulaştırdım ha? Şimdi tutturmuşlar her şey çok güzel olacak falan... Tam benim söyleyeceğim laflarla bana girişiyorlar. Korkuları da kalmadı...

"Dünyanın en güzel şehrini kolektif yaratıcılıkla kurtarma zorunluğu..." diye konuştu İsmail, elindeki gazeteden başını kaldırmadan.

"Tefeci-bezirgan bunlar, hiçbir şey üretmeden, üretilmiş olana el koymayı marifet sanıyorlar. Ne bulurlarsa yağmalıyorlar. Koca ülke sanki yağmalanacak düşman toprağı, yağmalayıp harabe haline getirince başka ülkelere talana gidebileceklerini sanıyorlar. Çocuklarının, torunlarının nerede nasıl yaşayacakları hakkında en küçük bir düşünceleri bile yok..." dedi Hasan, üç kamu bankasının dört günde 4.5 milyar dolar sattığı haberini göstererek.

Hakan da, "İstanbul kurtarılırsa çok çok iyi olur ama, hem bunun için hem de asalak gerici takımdan kurtulmak için yapılacak olağanüstü iş var. Başkaları, mucizeler bizi kurtaracak değil, ne yaparsak kendimiz kendi ellerimizle yapacağız," diyerek onlara destek çıktı.

"Öyle," diye başladı Selen de, "Dünyanın en güzel şehrini kurtarma çabalarımızı tabii ki öncelikle 16-80 milyona en iyi şekilde anlatmak zorundayız, hem de Gezi'nin 'resistanbul' sloganıyla olduğu gibi, tüm dünyadaki aydınlık insanlara yansıtma görevimiz var. Yılmadan, usanmadan. Tarihi yarımadanın siluetini kimlerin çirkin gökdelenlerle bozduğunu anlatarak örneğin, muhalifleri, öğretim üyelerini, sivil toplum yöneticilerini, gazetecileri, işçileri, öğrencileri kimin içeri tıktığını vurgulayarak örneğin... Kadın, çocuk taciz ve tecavüzlerinde neden tacizcinin tecavüzcünün değil de kurbanın cezalandırıldığını duyurarak örneğin..."

Bugay da, "Sizler bu görüşlerinizle, gelecekten neden umut kesilmeyeceğinin kanıtlarını veriyorsunuz. Sizin de vurguladığınız gibi, anlattıklarınızın hepsinin yaşama geçirilmesi için çalışılması gerekiyor, hem de çok çalışılması. Bu emekler, geleceğin ne getirebileceğine ilişkin olumsuz düşüncelere karşın verildiği, verileceği için ayrıca değerli. Her gün mücadele, her gün uğraşma, didinme... Gezegenin aydınlığının görevi, bu dönem için, böyle... Yaşadığımız çağın koşullarını biz belirlemedik, belki gelecek nesiller daha uygun koşullara kavuşurlar..." dedi.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol