Geçen hafta ülkemizin içinde bulunduğu durumu gözler önüne seren bir olay yaşandı. 23 Nisan nedeniyle NTV, Darüşşafaka Lisesi'ndeki öğrencilerle bir röportaj gerçekleştirdi. Pırıl pırıl bir genç kızımıza sunucu ‘’Akademik olarak hayalin ne?’’ diye sordu. Kızımızın cevabı ise ‘’Köln’de tıp okumak istiyorum, ondan sonra da belki Alman vatandaşı olurum.’’ şeklindeydi. Bu röportaj bu ülkede yaşayan tüm aydınların üzerinde fazlasıyla düşünmesi gereken bir acı gerçeği en yalın şekliyle bizlere gösterdi. Neden yalın? Çünkü yalın gerçeği çocuklar ve kendini bulabilmiş olgun aydınlar söyleyebilir. Kralın çıplak olduğunu neden bir çocuk dile getirmiştir? Çünkü çocuk üçkağıtçı terzilerin insanları baskı altına aldıkları ‘’Bu elbiseyi sadece zeki insanlar görebilir’’ dayatmasına itibar etmez.

Çocuklar toplumun boyunduruğu altına girip, kendi gerçekleri yerine toplumun gerçeklerini koymamışlardır. Toplumda imkanı olsa çoğu kimsenin yapmak isteyip de dile getiremediğini genç kızımız doğrudan söylemiştir. Avrupa Birliği'ne girmiş olsaydık muhtemelen ülkede yetişmiş kesimin çoğu Avrupa ülkelerine giderdi. Olmaz demeyin. Polonya, Romanya gibi ülkelere bakın, buralarda kaliteli doktor ya da mühendislerin çoğu gelişmiş Avrupa ülkelerine göç ettiler. Anlayacağınız olay bir yönüyle ‘’Çocuktan al haberi’’ durumu. Bu duruma gelinmesinin en büyük sebebi ülkeyi iyi eğitimli insanlar için çekilmez hale getiren iktidarın hatalarıdır. İnsanların giyimine karışırsanız, akademik olarak yükselmeleri için cemaat bağlantısı, başörtüsü, sakal gibi durumları avantaj getirici nedenler haline getirirseniz, kendileri muhalefete düştüklerinde bile kabul edecekleri bir liyakat sistemi oluşturmak yerine hiç iktidardan düşmeyecekmiş gibi çiğ yandaş kriterlerle iş yapmaya kalkarsanız elbette bu ülkenin en iyi yetişmiş eğitimli kesimini küstürür ve batıya kaçma hayalleri kurdurursunuz.

KUTSANAN BATILI DEĞERLER

Yaşanan hadisenin iktidarın hataları yüzünden meydana gelen kısmını anlattım. Yalnız olayın bir de güncelden uzak yapısal bir yönü var ki bu kısmı daha önemli. Çünkü iktidarların ömrü kısa, toplumların ise uzundur. Nedir bu yapısal sorun? Biz kimiz sorunudur? Üniversitede öğrenciyken bir şair abimizin aynı zamanda ofis olarak da kullandığı sahafına uğrardım. Hem sohbet ederdik hem kitaplar alırdım. Bir gün bir arkadaşımla gittik. Sahaf abimiz arkadaşıma ne tür müzikler dinlersin diye sordu? O da "Halk müziği, sanat müziği ama kulağıma hoş gelen her müziği dinlerim" dedi. Bunun üzerine abimiz "Ne bok bulsam yerim gibi bir şey bu" dedi ve ekledi: "Benim 72 saat boyunca hiç dokunmasam çalan klasik müzik arşivim var. Burada hep o çalar" dedi. Arkadaşım da ben de şok yaşadık ama arkadaşım şair abimizin  yaşına ve bana saygısından "Abi çok sert oldu" deyip geçiştirdi. Bu anımdaki gibi klasik müziği Mecusilerin sönmeyen kutsal ateşi misali kutsayan şair abimiz Dede Efendi’yi, Itri’yi saray müzisyeni diye küçümsüyordu. Sanki Mozart, Beethoven müziklerini saraya yapmıyormuş gibi.

KENDİ TOPLUMUNDAN UTANAN AYDINLAR

Bir başka örnek Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin efsane endokrinoloji hocası Hüsrev Hatemi’nin ‘’Yozlaşmadan Uzlaşmak’’ adlı kitabında geçen bir tespit. 80’lerde ABD’deki bir tıp kongresinde Cerrahpaşa’nın hocalarının bir kısmı yabancı katılımcılarla tanıştıklarında kendilerini "Biz Yunan’ız" diye tanıtıyorlarmış. Bu olay aklıma geldikçe hep o hocalarla empati yapmaya kalkışıyorum. Bu davranışı açıklayabilecek en önemli gerekçe kendisini saygın bir üniversitede hoca yapan toplumundan utanmak olsa gerek! Ki Baykal’ın başörtüsü açılımından çok iyi bildiğimiz bir şey var. ‘’Taklit her zaman aslına yarar.’’ Tabii ki güzel olan ne varsa beğenmeliyiz ancak kendi güzelliklerimizin de farkına vararak. Yoksa ne mi olur? Kendi ülkemize batının gözlüğü ile bakan yabancılara dönüşürüz.

BATININ GÖZLÜĞÜ İLE KENDİ ÜLKESİNE BAKMAK

Geçen yıllarda Holywood’ta başlayan ‘’Me too’’ hareketi üzerinden kadın haklarının yorumlamaya çalışılması gibi garabet bir durum ortaya çıktı. Kadının ekonomik özgürlüğü olmadığı için birey olamadığı bir toplumda "Me too" hareketi üzerinden kadın hakları konuşmak en basit ifade ile ayıptır. Bu konuyla ilgili ilginç bir anım var. Eski zamanlarda, Mardin’den İstanbul’a geleceğim. Havalanına yakın AVM’de kitaplar satılıyor. "Oyundan düğüne hayatlar: Güneydoğu’da çocuk gelinler" adlı Yusuf Arslan’ın kitabına denk geldim. Kitabı aldım, okumaya başladım. İlk kısım tez çalışması kitap haline getirildiğinden akademikti ve sıkıcıydı. Ancak ikinci kısmında bu çocuk gelinlerle yapılan röportajları içeriyordu ki inanılmaz üzücü kadın hikayeleri vardı. Ben o kadar kitaba kendimi kaptırdım ki saatime baktığımda uçağı kaçırdığımı anladım. Yanlış anlaşılmasın, elbette "Me too" hareketini de destekliyorum. Kendini savunabilecek ve ayaklarının üzerinde duran bir kadının uğradığı saldırının da karşısındayım. Ancak bu ülkede bir mal gibi alınıp verilen ve ekonomik özgürlüğü olmayan, birey olma imkanı tanınmamış bir kadını savunmak benim için daha önemli. Ancak her ne hikmetse bu kadınlar görmezden geliniyor. Ödül törenlerinde konuşamadıkları için mi? Bu toprağın evlatları oldukları için mi? Gariban oldukları için mi bilinmez?

Yeşim Ustaoğlu’nun ‘’Tereddüt’’, Reis Çelik’in ‘’Lal Gece’’ gibi bu topraklardaki kadın sorunlarına içeriden bakan filmler olduğu gibi; Deniz Gamze Ergüven’in ‘’Mustang’’, Çağlar Zencirci’nin ‘’Sibel’’ filmi gibi batının gözü ile ülkesine bakan filmler de yapılıyor ve bu filmler daha saygın olarak kabul ediliyor.

Haftaya iyi eğitimli aydın kesimimizin ülkesine yabancılığını Malene Choi’nin ‘’Dönüş’’ filmi ve son Berlin Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü alan İsrailli yönetmen Nadav Lapid’in ‘’Eşanlamlılar’’ filmi üzerinden düşünmeye devam ederiz.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol