Kar Küreyici filmi bir Fransız çizgi romanından uyarlanmış. Küresel ısınmayı önlemek amacıyla bilim insanlarının önerisi doğrultusunda pek çok devlet atmosfere kimyasal gazlar bırakmaya karar verir.Ancak önerilen bu yolun sonu iyiye çıkmaz ve dünya tamamen soğur, insanlığın sonu gelir. Bir iş ve bilim insanının ürettiği, dünyanın etrafında sürekli dolanan bir trenin içinde, kompartımanlara bölünmüş şekilde yaşayan bin insan hayatta kalmayı başarabilmiştir sadece...

Burada biraz duralım. Luc Jacquet’in 2015 yapımı ‘Buz ve Gökyüzü’ filmine değinelim. Film, Fransız bilim insanı Claude Lorius’un Antarktika serüvenlerini ve küresel ısınmayı ilk kez kanıtlayışını konu ediniyor. Buluşun ilk tohumunun atıldığı an ise hayli enteresan. Lorius, yıllardır insan eli değmemiş ve dış etkilerden belli oranda korunmuş olan bu bölgeden, sondaj makinaları ile silindirik şekilde buz örnekleri alır. Sonrasında bunları laboratuvarda kimyasal olarak analiz etmeyi düşünür. Örnek almayı başardıkları için kutlama yaparlar. Lorius viskisine en derinden aldığı buz örneğinden atar. O sırada bardağında çıkan kabarcıkları görür ve karbondioksiti buzların hapsettiğini farkeder. Böylece de geçmişten bugüne karbondioksit değişimi üzerinden küresel ısınmayı kanıtlar.

Bu öykü bize iki şeyi gösterir: birincisi, bir toplumda tüm alanlar birbiriyle ilişkilidir. Lorius gibi bir bilim insanı çıkaracak sisteminiz varsa bilimi merkez alan belgeseller, çizgi romanlar da çıkarırsınız. Bu da sanatçınızın da ufkunu genişletir. İkincisi de şimdilerde her akşam televizyonlarda gördüğümüz, önünde akademik ünvanlar yazan, ancak çapsızlıkları bariz biçimde belli olan, kendilerini siyasal dini uygulamaların ya da hamasetin dar kalıplarına hapseden bu tiplerden devrimsel bilim üretmelerini beklemenin anlamsız olduğunu görürüz. Onlardan olsa olsa 15 yaşında daha birey olamamış bir çocuktan, anne olması önerisi çıkar. Sanki bir hayvan türünün üreme biyolojisi hakkında konuşan zoologlar!

Kapatalım bu parantezi ve Kar Küreyici filmine tekrar dönelim. Filmin başlangıcında dünyayı felakete götüren şey bilimsel bir öneridir. Film bu açıdan kurtarıcı olarak kutsanan bilimin karanlık bir yönün olabileceğine de dikkat çekmektedir. Özellikle de bilimin en önemli özelliği olan sürekli şüphe ve mutlak gerçeği buldum yanılgısına saplandığı anda, o bilimsel öneri daha da fazla şüphe edilmesi gereken bir durumdur.

Filmin devamında klasik anlamda sınıf farkları, kompartımanlara ayrılmış tren vagonları ile yansıtılıyor. Bu durumun devamını ise askeri güç sağlıyor. Elbette kapitalist dünya günümüzde durumunu sürdürmek için en nihayetinde güç kullansa da, şimdilerde o noktaya gelinceye kadar gerek medya, gerekse tüketim modelleri ile öyle bir algı yaratmaktadır ki insanlara zor kullanmasına bile gerek kalmıyor. İnsanlar gönüllü mahkumluğu kabul ediyorlar. 

Hatta Marx bugün gelse ve ‘Dünya işçileri birleşin, zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var!’ dese, muhtemelen sınıf bilinci kapitalizm tarafından yok edilmiş işçilerin diyeceği ilk şey ‘Zincirlerimizi kim çaldı?’ olacaktır. Yine de bu algıyı aşan örneklere karşı güç kullanımından asla vazgeçmediğini de başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın dört bir yanında görmekteyiz. Ancak genel olarak yarattığı sahte algılar yetiyor ve dünyadaki ezilenler ‘başka bir dünya’ olacağına inanmak yerine ‘celladına aşık’ mahkumlar olarak yaşamaya devam ediyor.

Filmin en ucuz, hatta en aşağılık önerisi ise finali. Çünkü isyanı başlatan ve sömürü çarkını yıkmaya kalkan ekibin de aslında zor şartlar nedeniyle de olsa diğer insanları, kendi menfaatleri için öldürmekten geri kalmayan insanlar olduğunu gösteriyor. Bu durumda onların da kapitalist sömürücü düzenin ruhuna yatkın olduğunu gösteriyor. Tüm insanlığın umut olarak göreceği sosyalistlerin de aslında kapitalistler gibi sadece gücü istediklerini ve bunu elde etmek için ezilenlerin isyanını kullandıklarını iddia ediyor. Böyle yaparak da sosyalistleri kapitalist sömürücülerle eşitlemektedir.

Ayrıca sosyalistlerin aslında kapitalist düzeni revize etmek için yine kapitalistler tarafından bilinçli olarak yönlendirildiğini iddia ediyor. Bu bakış açısı ile kapitalizmin mutlaka doğru olduğunu, sadece arada revizyona ihtiyaç duyabileceği gibi beter bir iddiaya seyirciyi inandırmaya çalışıyor.

‘Platform’ filmi gibi özünde koşulları ve sömürü sistemini eleştirmek yerine insan doğasını suçlayarak başka bir dünya umudunu yok sayıyor ve kapitalist sömürüyü dolaylı da olsa aklıyor.

İki film de çocukların umut olacağı belirsiz ve saçma bir finalle son buluyor. Hatta ünlü Matrix serisinde de her şeyin mutlak hakimi tanrı modeli olan mimar aslında Neo’yu sadece revizyon amacıyla seçmiştir. 

İşin esası sömürüyü sona erdirmek için insanlık örgütlenmez, özellikle de kapitalizmin dar bir çekirdeğinin elindeki bilim ve medya üzerindeki hakimiyeti kaldıramaz ise yakın zamanı anlatacak başyapıtlar "Tanrı öldü" yerine ‘İnsan öldü’ üzerine olacaktır. Bu kontrolsüz ve normal insan algısı için sınırsız olan güç basit anlamıyla insan kavramını yok edecektir.

Yok olacaklar arasında ilk sıralarda bizim gibi bilim, sanat ve düşünce üretemeyen ancak halkın feodal duygularını sömürerek her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak isteyenlerin olduğu modern dünyadan kopuk, çağın gerisindeki ülkeler olacaktır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol